EnginTinERİ

TÜRKLÜĞE YAKIŞAN BİR KIVANÇ: MİLLî EKONOMİ MODELİ

Kategori: Belirtilmemiş

www.blogcu.com/selamuzi1919/ ağ kümesinden bu yazıyı alıntılamakta sakınca görmüyorum. Dikkatle okunması gereken bir yazı:

 

TÜRKLÜĞE YAKIŞAN BİR KIVANÇ: MİLLî EKONOMİ MODELİ 

07. 03. 2006

Üstbilgi: Bu yazı bir ekonomi uzmanının değildir. Yalnızca, kapitalist sistemin içinde çile doldurmaya ve Barış ve Esenlik, ayrıca BİRLEME (tevhit) yolunda yürümeye çalışan bir Türk yurttaşın, Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu tutuz taslamından (Millî Ekonomi Modeli) edindiği izlenimleri içermektedir.

 

            Geçen yılın sonunda Türkiye’de uluslar arası bir kurultay (kongre) gerçekleşti. Dünyânın çeşitli ülkelerinden, evrenkentlerden gelen profesör ve bilim adamları Prof. Dr. Haydar Baş’ın Millî Ekonomi Modeli hakkında konuştular. Hepsi de bu modelin hiçbir eleştirilecek yanı olmadığı konusunda karara vardılar. MELTEM kanalı dışında bu kurultayın gerçekleştiği haberine TV’de  rastlamadım. Anlaşılan o ki, güdümlü ve anamalcı (kapitalist) KİA (medya) böyle bir olayın gerçekleştiğini Türk halkına yansıtmamaya çalışarak küresel kraliyetçilerin çıkarını koruma derdinde. Böyle bir ortamda Türk ulusunun uyanışa geçmesi çok zor.

Tek parti dönemini yaşıyoruz, istikrar var (; makro değil, mikro), enflasyon düşmüş (Ne olmuş yâni? Arjantin’de ekonomik bunalım enflasyonun en düşük seyrettiği bir zamanda çıktı. Bu ekonominin iyiye gittiğinin kanıtı olamaz ki!) vs.. Oh ne güzel!

Hey millet, uyuyorsunuz siz!..

Sahte gündemler yaratılarak (başörtüsü meselesi, zîna tartışması, Unakıtan meselesi vb.) saman altından su yürütülüyor… gerçekten tartışılması gereken konu gözden kaçırılıyor. Türkiye nasıl bağımsızlaşır? sorusunun yanıtı iktidar çevrelerinde çok bilinmeyenli bir denklem. Bir ülkenin her alanda bağımsız olabilmesi için yerli sermâyeye dayalı ekonomisinin bağımsız olması gerekir. Eğer bu olmazsa bir ülke ancak sömürge durumuna düşer. Görülen o ki, Türkiye bir sömürge durumuna çoktan düşmüştür. Neden mi? İşte size çünküler:

-          Çünkü ekonomisi UPA (Uluslar arası Para Ayranağı=İMF) tâlimatlarına göre yönetilmektedir.

-          Çünkü Merkez Bankası Devlet’ten bağımsız duruma çekilmiştir.

-          Çünkü ulusal bir eğitim dizgesi (sistem) kurulamamıştır. Niçin? AB’ye uyum yasaları nedeniyle.

-          Çünkü bütün açısından bakıldığında Türkiye’ye getirdiği zarar nedeniyle AB mâcerâsından vazgeçilmeli idi. Oysa tam tersi bir kafayla körü körüne bâtıl bir yolda ilerliyoruz. Bu yolun sonunun Sevr olduğunu bütün dünyâ biliyor. Nitekim alt kimlikler kaşınıyor. Buna karşın, nasıl oluyorsa, ABD de müttefikimiz olmayı sürdürüyor (!)…

-          Çünkü T. C. Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan Ortadoğu’yu böl-parçala-yönet projesi olan BOP’un eşbaşkanlığını yürüttüğünü resmen açıklamıştı.

-          Çünkü kendi ulusumuzun ülküsü olan Tûran gerçeğine dayalı ve uzun süreli bir yönetki önatazı (siyâsî proje) oluşturulup yaşama geçirilmeye çalışılmıyor.

-          Çünkü evrenkentlerde yabancı dille (İngilizce ile) öğretim giderek yaygınlaşıyor.

-          Çünkü işsizlik artıyor.

-          Çünkü câri açık artıyor.

-          Çünkü iç ve dış borçlar artıyor.

-          Çünkü bu borçların ödenmesi Türkiye’nin zengin yer altı kaynakları nedeniyle kolayken borçlanma huyu sürdürülüyor.

-          Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Türkiye’nin en sıtratejik kurumları satışa çıkarılıyor ve sonuçta Kemal Unakıtan efendi babalar gibi satıyor… (Zaman gazetesi yazarlarından Ali Bulaç’ın Ceviz Kabuğu izlencesinde ‘Devlet’in kilit noktalarına hırsızlar getirildi’ deyişine dikkatinizi çekerim!)

-          Buna karşın halkta zerre kadar kıpırtı yok. Halk, echel-i câhilîn. Türkiye’de, Türk ulusu, elini taşın altına koyup geleceğine sâhip çıkmaz ise toplumsal bir kıyâmet yaşayacağız.

 

Yıllarca İslâm’ın yaşama bakışını sergileyen bir ekonomi taslamından yoksun yaşadık. Hep başkalarının modellerini uygulamaya çalıştık. Ama artık buna gerek yok! Çünkü elimizde yalnızca Türk ulusunu değil, tüm yeryüzünü gönençle (refah içinde) yaşatacak bir ekonomi modeli var: Prof. Dr. Haydar Baş’ın MİLLİ EKONOMİ MODELİ. Dikkat isterim, bu, siyâsî amaçla ortaya atılmış sıradan bir proje sözü değildir. Halkın konulara yüzeysel bakan çoğunluğu böyle bir önyargıyla yaklaşabilir olaya. Onlara derim ki: Düşünün, Türkiye’de ne zaman bir proje palavrası için dünyanın çeşitli yerlerinden önemli bilim adamları gelip bir Türk’ün ortaya koyduğu bu proje için ‘her yönüyle olumludur’ hükmüne vardı? Türkiye’nin siyâset târihinde böyle bir olayla karşılaşmadım şahsen. Hani, bu kıskaç ortamında bu projenin yaşama geçirilmesi olanaklı mı? diye sorabilirsiniz. Onun da yanıtı kolay: Tümüyle Türk ulusunun seçimine bağlı bir durum. O nedenle, hazır seçim yaklaşırken oyumuzu vereceğimiz partileri iyice süzgeçten geçirmeliyiz. Bizce bugünkü iktidar partinin haddinden fazla başarısız olduğu ortadadır. Gerçi, bu partinin genel başkanı birtakım lâf oyunları ve halkavcılığı (demogoji) yaparak işi kurtarmaya çalışıyor, o başka konu. CHP’ye bakalım: Lâikliği gereksiz yere aşırılaştırarak dinsizlik gibi göstermeye çalışıyor ve elinde bir projesi yok. Üstelik önemli projeler uygulayabilecek yeteneğe sahip Yaşar Nûri Öztürk gibi bir milletvekilini de yitirdi. Dahası kısır tartışmalarla hükümetin yarattığı sahte gündemlere âlet oluyorlar. Kürt ırkçılığı yapan partileri geçiyor, onları Allah’a havâle ediyorum! Geriye hangi partiler kalıyor? ANAP, DYP güven verici değil! MHP, genel başkanlık  koltuğuna çakılıp kalmış Devlet Bahçeli’den kurtulsa belki bir atakta bulunacak; ama, zor. BBP (Büyük Birlik Partisi), genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, iyi bir adam; ama ellerinde bir koz göremiyorum. YT (Yurt Partisi) genel başkanı Sâdettin Tantan, yolsuzlukları önlemede has adam. Ama bence ekonomi konusunda yetersiz bir duruş sergiliyor. Kendisine tavsiyem, Bağımsız Türkiye Partisi’nden milletvekili adayı olması. Yoksa oyları bölecek ve BTP Türkiye genelinde kısmî başarı yakalayacak ancak. Tantan amcanın has adamlarıyla birlikte BTP’ye katılması, halktaki BTP’ye olumsuz bakışı (tarîkat partisi gibi görmeyi) giderir. Çevremdeki kimi kişiler Haydar Baş’a hiç iyi gözle bakmasa ve hattâ adını bile duymasa da, ekonomi konusunda yetkin bir kafaya sâhip olduğu ortaya koyduğu Model’ den kesin olarak anlaşılıyor. Eee… Bize de ekonomiden çok iyi anlayan bir başbakan gerekmiyor mu? Ben oyumu BTP’ye vereceğim. Benim İslâm yorumuma göre müşrik olması sonucu değiştirmez. Dîn’i siyâsete âlet etmemek gerek. Her müslüman, çok düzgün yürüyen ekonomi düzenine sâhip bir Devlet’in yurttaşı olarak yaşamak ister. Benim de istediğim bu. Ayrıca daha çok insanın karnı doysun ki, daha çok insanın kafası çalışsın ve böylece Tanrı’ya inanmak ile Tanrı’ya başkalarını ortak koşarak inanmak arasında bir uçurum farkı olduğunu kavrarlar ve “Onların da çoğu ortak koşmadan Allah’a inanmaz. (12/106)” âyetinin sırrına vâkıf olurlar.

Mustafa Kemâl Atatürk, “1 Mart 1922'de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: "Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.

            ... Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir."

            Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin "tam bağımsız" olabilmesi için "ekonomik bağımsızlığın" şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, "ulusal bağımsızlık ilkesi"nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır. Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.

            Devletimizin kurucusu Atatürk'ün döneminde, yani 1938'e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.  Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika'ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk'ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.” 

            Baş Bey’i şahsen tanımıyorum. Yalnızca MELTEM isimli televizyon kanalından görüşlerini dinlerdim. İslâm’ı yorumlama biçimi ehl-i sünnet’e uygun. Bu bakımdan benim İslâm yorumuma göre o, apaçık ortak koşucular sınıfına dâhil oluyor. 4 karısı olduğu söyleniyor. Tarîkatçı olduğu söyleniyor. Açıkçası kapitalist çevreler onun ekonomi düşüncesine ilişemiyor; ama şahsını hedef alarak gözden düşürmeye çalışıyorlar. Çünkü, o, bir parti genel başkanı aynı zamanda (BTP = Bağımsız Türkiye Partisi) ve kapitalistlerin (özellikle ABD’nin  durumu ne olur böyle bir parti iktidara gelirse. Bir ortak yanımız var, o da Türk ulusunun kalkınması ile ilgili. Türk ulusunun kalkınması bağımsız bir ekonomi yoluyla sağlanabilir. Ekonomisi bağımsız olmayanın fikirlerinin de bağımsız olması zor. Bu tür ekonomilerde Orta Doğu bölgesi için güdümlü din adamları da önemli bir yer kapıyor, Fetullah Gülen gibi (Fethullah Gülen Türk cumhuriyetlerinde açtığı okullarda İngilizce ile öğretim yaptırması ile Amerikan emperyalizminin maşası olduğunu belli ediyor. Ayrıca Diyalog çalışmalarıyla İslâm konusundaki duyarlılıkların da zedelenmesine yol açıyor). İşbu nedenle İslâm konusunda değil, ekonomi anlayışı konusunda Haydar Baş ağabey ile düşüncelerimiz çakışıyor. Onun EKONOMİK ÖNDER’imiz olmasını arzu ederim. Çünkü ekonomik sıkıntısı olmayan bireyler her konuda bağımsız düşünmek için teşvik olunurlar. [İ1] [İ1]

            Bu taslam ile tüm ekonomik sorunlar çöplüğe atılacak gibi. Öyle olmasına öyle; ama kapitalizmin kıskacında olan bir iktidar ve KİA (medya) ile bu iş nasıl olacak bilmiyorum. Buradan bir çağrıda bulunuyorum: Ey Türk ulusu oyunuzun tâkipçisi olun! Başa gelen iktidarlar sizin bu gevşekliğiniz nedeniyle ortalığı talan edip gittiler!

 

            Prof. Dr. Haydar Baş ağabeyin şu saptamaları bizce çok önemli ve ayıktırıcı:

 

küresel oyunlar neticesinde getirildiğimiz durum şöyledir:

1- Bugün ülkemizde vergi gelirlerinin tamamı, iç ve dış borçlarımızın faizlerini dahi karşılayamaz durumdadır.

2- Ülkemiz, "yüksek faiz - döviz - borç" kısır döngüsü içindedir.

3- Ülkemizin TELEKOM, PETKİM, TÜPRAŞ gibi yüksek kar getiren kuruluşları, değerinin çok altında fiyatlar karşılığında özelleştirilmiştir.

4- Piyasalarda tedavülde olan yerli para miktarı yeterli değildir. Ekonomideki bu açığı Merkez Bankası'nın kapatmasına karşı olanlar, bu işleri bankaların çek ve plastik para denilen kredi kartlarıyla yapılmasını istemektedirler. Piyasada para yerine kullanılan bu araçlarla, bankalar faiz işleterek yeni bir kazanç kapısı elde etmektedirler.

5- Devlet borç yükünü çevirmek için Hazine ihaleleri ile bankalara başvurmaktadır. Yani özetle devletin para basma vazifesini yerine getirmemesi, kaynakları haksız bir şekilde bankalara ve parayla para kazanan küresel sermaye gruplarına aktarılmasına sebep olmaktadır.

6- Türkiye'de devlet piyasanın ihtiyacı olan emisyonu sağlayamadığı için, ABD Merkez Bankası para basarak Türkiye'deki bu açığı gidermekte ve böylece yabancı para birimleri milli paramızın yerini almaktadır.

            Uzun yıllardır ülkemizde başa gelen hükümetler, ekonomi yönetimini IMF'ye devretmişlerdir. Seçim vaatleri arasında yer alan "IMF ile yola devam" sözleri bugün Türk halkının yaşadığı geçim darlığının ana sebeplerindendir. 4 Ocak 1998 yılında LOS ANGELOS TIME'da yayınlanan bir araştırmaya göre, IMF'den uyum kredileri ile borç alan ülkelerden % 54'ünün durumunun kötüleştiği % 36'sının da tamamen bozulduğu ifade edilmiştir.”

 

            Sözü uzatmayalım ve Millî Ekonomi Modeli’nin vaad ettiklerini sıralayalım: (Burada yalnızca kısmî çözümler alınmıştır. Ayrıntılı çözümler için Millî Ekonomi Modeli’nin özgün dokuvuna [metnine] başvurmalısınız. Onu da ağ kümemizde yayınlayacağız. Gerçi Haydar Baş’ın kendisinden izin almadık; ama, sanırım Model’inin Türk ulusuna tanıtımına yardımcı olduğumuz için kendisinin İslâm anlayışı konusundaki yorumlarıma kafayı takmaz Tanrıyapsın! Tasavvufla İslâm’ı , ilgisiz olmasına karşın, haşır neşir etmesi de cabası… Hay dilimi eşek arısı soksun! Ne dedim ben! Ne yapayım, birilerinin Allah’a ortak koşması hiç hoşuma gitmiyor, bu kişi ister Müslüman kılıfında olsun ister Hıristiyan!)

o         İç ve dış borçlar ödenecek. Artık dış borca girilmeyecek.

İşte böyle:

Emek ve üretimin karşılığını milli parası ile karşılayan devletler, kamu harcamalarını borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler. Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecektir. Yani, kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir. Bu şekilde; Üretim tetiklenecek, tüketim harekete geçecektir.

o         Bağımsız bir tutuzal (ekonomik) yapı oluşturulacak.

İşte şöyle: İç ve dış borçlar ödeneceğinden artık yalnızca ekonominin alışageldik (rutin) işleyişi sürdürülmeye çalışılacak.

Merkez Bankası devletin denetiminde olacak ve bağımsız olmayacak. Devlet senyoraj hakkını elinde tutacak.

Biz sadece Merkez bankamızda değil, dolaşımda da yabancı paralara izin vermekteyiz. Yani, üretimimizin karşılığında kendi paramızın piyasada bulunması gereken emisyon miktarını, senyoraj hakkımızı kullanmakla sağlayamıyoruz. Dahası, yabancı ülkelerin emisyonlarını arttırarak bize gönderdikleri boyalı kâğıtlarını kullanıyoruz, böylece senyoraj gelirlerimizi onlar elde etmiş oluyorlar.” Oysa bu modelle bunun da önüne geçilecektir.

o         Tüketim ve dolayısıyla üretim artacak.

İşte şöyle: Senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir. Bu şekilde; Üretim tetiklenecek, tüketim harekete geçecektir. Ayrıca devletin ihraç edilecek pazar bulma gibi bir işlevi de olacaktır.

o         Stratejik alanlarda egemenlik sağlanacak.

1.      Stratejik kurumlar özelleştirilmeyecek.

2.       devlet, içeride ve dışarıda gerek Sosyal Devlet politikaları ile ve gerekse para politikaları ile kendi üreticisine pazar imkanı sağlamakla mükelleftir. Bu pazarın oluşturulması üreticiye verilecek krediden çok daha önemlidir. Çünkü ürettiğine müşteri ve pazar bulamayan üretici, ürettiği kadar batacaktır. Dolayısıyla devlet, bizatihi kendisi piyasalarda alıcı olarak yer almalı ve kamu harcamaları ile belli sanayi kollarını ve özellikle stratejik sanayii desteklemelidir. Devlet ayrıca, ileri teknoloji ve yüksek sermaye gerektiren sahalarda öncü ve üretici olarak piyasada yerini almalıdır.”

Bilgi teknolojisi alanında ilerleme sağlanacak.

o         Tarım ve tarıma dayalı sanâyi geliştirilecek.

Bir çözüm örneği: Tarım kesimine muhakkak elinizdeki para ile avans verilmesi şart değildir. Bu şartlarda emek ve üretim mukabili tahsil edilecek tarım mamulleri karşılığında emisyonun genişletilmesi -yani senyoraj hakkının kullanılması- üretimi destekler.

o         Sosyal Devlet anlayışı egemen kılınacak.

Kendi ağzından okuyalım: “modelimizde devletin gelir kaynakları 3'e ayrılır. Birincisi, vergi gelirleridir. İkincisi, devletin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını devlet-millet ortaklığı ile işletmesiyle elde ettiği gelirlerdir. Tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum; Türkiye'mizin henüz işlenmemiş yeraltı kaynaklarının değeri, yaklaşık 3 katrilyon dolardır. Ülkemizin yıllık harcamalarının ortalama bir hesapla 50 milyar dolar olduğu düşünülürse, yalnızca yer altı kaynaklarımızın değerlendirilmesi ile elde edilecek olan para, Türkiye'yi kıyamete kadar bakar. Ama bugün tamamen dışarıdan destekli ve yanlış politikaların hayata geçirilmesi ile ülkemiz, el açıp Batı'dan para dilenen bir noktaya taşınmıştır. Unutulmamalıdır ki, içinde bulunduğumuz bu "hazine üstünde oturan dilenci" konumunda şimdiye kadar oylarımızla iktidara taşıdığımız tüm hükümetlerin vebali vardır. Devletin üçüncü gelir kaynağı ise, büyüyen ekonomilerde devletin elde edecek olduğu senyoraj gelirleridir.  Tezimizde, "devletin alan el değil, veren el olması" gerektiğinin altı çizilmiştir. Bugün Kapitalist ekonomilerde devlet, halkından topladığı vergilerin az bir kısmını halkına hizmet olarak geri sunarken; kalan paraların tamamı faizle beraber belli sermaye gruplarına aktarılmaktadır. Milli Ekonomi Modeli'nde ise devlet, halktan topladığı vergilerin tamamını hatta daha fazlasını halkına hizmet olarak aktarmaktadır. Bizim vergi anlayışımız, alışılmıştan farklı olarak "ekonomiyi büyüten vergi" anlayışının hayata geçirilmesidir. Peki ekonomiyi büyüten bir vergi olabilir mi? Bilindiği gibi Liberal anlayış, devletin küçülmesini ilke edinmiştir. Yapılmak istenen, devleti ve kamu harcamalarını küçülterek halka daha az hizmet götüren bir devlet anlayışıdır. Buna mukabil, toplanan vergilerin ise arttırılmasından bahsedilmektedir. Bu sistemlerin hayata geçirildiği ülkelerde maliyetli borç para ile borç batağına sokulan devletlerin vergi gelirleri, belli başlı global sermaye gruplarına trilyon dolarlar düzeyinde aktarılmaktadır. Dikkat edilirse Liberal anlayışlar, ülkemizde de örneğini gördüğümüz gibi, hükümetlerin önüne borçların ödenmesini temin edecek değil, bu "borçların sürdürülmesi" adı altında "borçlanmayı devamlı kılacak" projeler tavsiye etmektedirler. Yapılan çalışmaların tamamı ülkeye para satanların parasını korumak içindir. Toplumun çıkarlarını düşünen ise maalesef yoktur.

            Milli Ekonomi Modeli'nde her şeyden önce "maliyetsiz para modeli" hayata geçirileceği için bütçe giderlerinde faiz ödemeleri gibi bir kalem olmayacaktır. Bu sayede toplanan vergilerin tamamı ve hatta daha fazlası halka hizmet olarak geri dönecektir. Modelimiz, vergi gelirlerinden fazlası bir harcamayı yapmak için devlete, diğer gelir kalemleri olan senyoraj gelirlerini ve yer altı kaynaklarının işletilmesi ile elde edilecek ticari işletme gelirlerini kullanma imkanı getirmektedir.”

Ayrıca “Milli Ekonomi Modeli’nde senyoraj geliri, SOSYAL DEVLET PROJESİNDE TÜKETİCİNİN DESTEKÇİSİ OLACAKTIR. Böylece işçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en geniş tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktır. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep olduğu için üretimini devamlı arttıracaktır. Bu iki ana unsur emme-basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.”

 

o         İşsizlik sorunu çözülecek: Senyoraj gelirleri ile memur ve ziraatçıların gelirleri artırılarak tüketim teşvik edilecektir. Tüketim artınca üretim de artacak, bu yolla istihdam sağlanacaktır. (Lâfın tamamı aptala anlatılır!)

 

Peki bunlar nasıl yapılacak?

 

-          Ülkemiz için çözüm

Üretim mâliyetlerini aşağı çekecek bir mâliye politikası ve

tüketimi tetikleyecek bir para politikasıdır.

 

Çözümü kısa ve öz belirttiği için bu tümceyi seçip aldım. Haydar Baş Bey’in de belirttiği gibi, Türkiye’nin sorunu üretmek değil, tüketmek’tir. Tüketim artırılmaz ise üretim de artmaz ve bu nedenle işsizlik sorunu da çözülemez. Hele yabancı gelip yatırım yapacak diye beklersek işimiz Allah’a kalmış demektir! Oysa sInanan Allah değil, insanoğlu’dur. Bu sorunu çözecek olan da Allah değil, insanoğlu’dur.

 

 

 


 [İ1]Prof. Dr. Haydar Baş’ı kutlarım, öte âlemde şirki dolayısıyla azap görecek olsa da bu âlemin kurtarıcısı olabilir, tıpkı Atatürk gibi...

09:53 - 19/5/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


HANGİ MEÂLE GÜVENMELİ?

Kategori: Belirtilmemiş

HANGİ MEÂLE GÜVENMELİ?


                 Nisan 2006

 

1- Meâlin çevirmeni meâlin ön söz ya da dipnotlarında belli bir mezhebe bağlılığını vurgulamayacak.
2- İslâm’ı, önce Arap ve Fars âleti olan hadisleri dayanga (referans) olarak târif etmeyen bir meâle kanımız ısınmalı.
3- Âyetlerin çevirileri (şefaat yorumları gibi) BİRLEME ilkesiyle çelişmeyecek.
4- Bir âyetteki kelimelerin sıralanışı âyetin bütünü içerisinde tuhaf, anlamsız, çelişkili olmayan bir çeviriye güven içinde yaklaşmalıyız.
5- Bir âyet, önceki ya da sonraki âyetle çelişkili gibi görünmeyecek.
6- Bir âyet, Kuran’daki öbür âyetlerle çelişkili imiş gibi görünmeyecek.
7- Bir âyetteki konu, yadırgatıcı biçimde önceki ve sonraki âyetten bağımsız olmayacak.
8- Âyetler eğer bir yeryüzünde yaşanan fiziksel bir olaydan söz ediyorsa, çevirileri doğanın yasaları ile çelişmeyecek.
9- Âyetlerin çevirileri belli bir nesneye ya da mekâna dokunulmazlık/kutsallık kazandırmaya çalışmayacak: Örn. Ka’be ve Mescit-i Haram gibi farz edilen alan gibi.
10- Âyetlerin çevirileri Allah’ı somutlaştırmaya çalışmayacak: Ka’be’nin Beytullah olarak kabul edilmesi gibi.

 

Meâl okumada ilke:
 Bir meâli, kendisine teslimiyetle değil, meâlcinin de yanılgıya düşebileceği olgusunu anımsayarak eleştirel bir gözle ve yukarıdaki koşulları dikkate alarak okumalıyız.

09:48 - 12/5/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Sınama: NAMAZ'IN YERİNE 'SÖYLEV' YA DA 'BAĞLILIK

Kategori: Belirtilmemiş

AŞAĞIDAKİ AYETLERDE NAMAZ KELİMESİNİN YERİNE ‘BAĞLILIK’ YA DA ‘SÖYLEV’ ANLAMLARINI GETİREREK YALNIZCA BAĞLAM (KONTEKS) İÇİNDE DEĞİL, AYETİN KENDİ İÇİNDE BİLE NAMAZDAN DAHA MANTIKLI VE TUTARLI OLDUĞUNU AYRIMSAYIN!

 

Onlar o kişilerdir ki Eğer,kendilerini yeryüzünde imkân ve güç sahibi yapsak namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliğe özendirirler, kötülükten sakındırırlar. Tüm iş ve oluşlar Allah'a varır. (22/ 41)

Allah uğrunda O'na yaraşır bir gayretle didinin. O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim'in milletini esas alın. Allah sizi, önceden de şu Kitap'ta da "Müslümanlar/Allah'a teslim olanlar" diye adlandırdı ki, resul sizin üzerinize bir tanık olsun, siz de insanlar üzerine tanıklar olasınız. O halde namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O'dur sizin Mevlâ'nız. Ne güzel Mevlâ'dır O, ne güzel yardımcıdır O! (22/ 78)

O'na yönelmiş kişiler olarak O'ndan sakının! Namazı kılın ve sakın şirke sapanlardan olmayın. (30/ 31)

Hem namazını kılıp hem de Son Nebi’yi ahirette şefaatçi edinerek hem de namazının içinde Muhammet adını Allah’la birlikte anmak dolayısıyla Tanrı’ya ortak koşan namâz-güzâr o denli çok ki Müslümanlar arasında, daha ilk bakışta hem ahirette şefaati kabul etmeyen hem de kuutta Ettahiyyatü’yü okumayan insan sayısı çok azınlıkta kalmaktadır. 

Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri, aralarında bir şûra'dır. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler. (42/ 38)

"Ey Rabbimiz! Ben, çocuklarımdan bir kısmını senin kutsal evinin yanındaki, ziraata elverişsiz vadiye yerleştirdim ki, namazı kılsınlar, ey Rabbimiz! Sen de insanlardan bazı gönülleri, onlardan hoşlanır yap. Çeşitli meyvelerle onları rızıklandır ki, şükredebilsinler!" (14/ 37)

İsmail’in namazını eda edebileceği tek yer, Kabe’nin çevresi miydi?!  

Rabbim! Beni, namazı özenle yerine getiren bir insan yap. Soyumdan bir kısmını da. Rabbimiz, duâmı kabul et!" (14/ 40)

Allah'ın Kitabı'nı okuyanlar, namazı kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak edenler, asla batmayacak bir ticaret umabilirler. (35/ 29)

Rükû, tevâzudur: Sizin gönül dostunuz, Allah'tır, O'nun resûlüdür, bir de rükû eder bir hâlde namazı kılıp zekâtı vererek îman edenlerdir. (5/ 55)

 

Bağlılığı (salÂtı) sabırla sürdürmeliyiz!

 

Onlar, Rablerinin yüzünü arzulayarak sabrederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık dağıtırlar ve kötülüğü güzellikle savarlar. İşte bunlar içindir ölümsüz yurt. (13/ 22)

Onlar öyle insanlardır ki, Allah anıldığında kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namazı gözetirler. Ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler. (22/ 35)

Âilene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et! Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takvanındır! (20/ 132)

Namazları ve orta namazı koruyun. Tam bir saygıyla Allah'ın huzurunda kıyam edin. (2/ 238)

(“Bağlılıkları ve en güzel bağı (Kuran’ı) koruyun! Tam bir teslimiyetle ayakta durun!” Açıklama: Bu ayetteki salavât (bağlılıklar) önceki ayetlerle ilişkilidir. Önceki ayetlerde evlilik akdi ile ilgili hükümler vardır, yâni, korunması gereken bağlılıklar, bunlardır. Ayrıca, bu ayetteki salât kelimesi namaz olarak algılandığında durduk yerde namaz araya sıkıştırılmış gibi duruyor; bu ayet ve altındaki ayetten sonra yeniden boşanma konusuna geçiliyor, çünkü. Bir de, en güzel bağın ne olduğunu Hz. Ali’den öğrenelim: Birgün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış.” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi?” “Evet” derler. Peygamber’ den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir fitneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır?” diye sordum. Resulullah dedi ki: “Kurtuluş Kuran’dadır; çünkü, sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. O’ nu terk eden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu O’ ndan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür. O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kuran’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.” [Sünen-i Tırmizi/Darimi]) Son Nebi’nin ölümünden az bir süre sonra Hıristiyanların yaşadıklarına çok benzer biçimde giderek hızlanan bir asıldan uzaklaşma baş göstermiştir. Sözü edilen fitne gerçekleşmiş, Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri ile birlikte Kuran’la olan bağ giderek daha çok kopmuş. İşte bu nedenle, bu belgelerin, üzerinde yığınlarca şüphe barındırdığını, bu belgelere göre Dîn’in anlaşılamayacağını düşünüyorum. Örneğin Gazâlî, önce felsefe delisi bir eleştirmen iken sonradan tasavvufa saplanıp kalmış hiç de öyle olmamasına karşın pısırıklık ortamı olan tasavvufu İslâm’ın içindenmiş gibi lânse etmiştir. Bu durumda bu âlimin kitaplarını çok iyi bir süzgeçten geçirmek, söylediği her fikre Dinsellik yüklememek gerekir.

 

Allah, Kâbe’yi kıble olarak îcat edenlere meydan okuyor!

 

Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz hayırda erginlik/dürüstlük değildir. Hayırda erginlik/dürüstlük o kişinin hakkıdır ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa, yoksullara, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı kılar, zekâtı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar, zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. Ve işte bunlardır korunan takva sahipleri. (2/ 177) Dikkat edin, tutarlı biçimi olan ‘kuzey ve güney yönü’ demiyor, bu yalnızca bir deyim!

 

UYULACAK OLAN KURAN’DIR, GELENEKLER DEĞİL!

 

Sen ancak o zikre/Kur'ân'a uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle muştula! (36/ 11)

 

KIBLE, KABE DEĞİL, MESCİT (RİAYET DURUMU) OLMALIDIR!

 

İşte böyle! Biz, sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, resûl de sizin üstünüze tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir ümmet yaptık. Biz, (‘eskiden’ diye bir kelime yok, ayetin çevirisine eklenmiş yalnızca) üzerinde olduğunu kıble haline getirdik ki resule uyanı, ökçesi üstüne gerisin geri dönenden ayıralım. Bu, Allah'ın kılavuzluk ettikleri dışındakilere gerçekten zor gelecektir. Ama Allah imanınızı işe yaramaz hale getirmeyecektir. Şu da bir gerçek ki, Allah öncelikle insanlara karşı çok acıyıcı, çok merhametlidir. (2/ 143)

                Ey inananlar, Allah'a yürekten tevbe edin ki Rabbiniz kötülüklerinizi örtsün ve altından ırmaklar akan cennetlere soksun. Allah, o gün peygamberi ve beraberinde bulunanları utandırmaz. Işıkları, önlerinden sağ yanlarına doğru yayılır ve, "Rabbimiz, bizim için ışığımızı tamamla ve bizi bağışla; sen her şeye gücü yetensin," derler. (66/ 8)

 

Allah, tapınmayı emretmez!

 

Oysaki, onlara, dîni, yalnızca O'na özgüleyerek, dosdoğru yürüyen kişiler hâlinde, yalnızca Allah'a kulluk etmeleri, bağlı kalmaları (salât) ve böylece arınmaları (zekât) emredilmişti. İşte, budur, doğru, eskimez ve aşınmaz din. (98/ 5)

12:27 - 30/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


GERÇEK KIBLE

Kategori: Belirtilmemiş

GERÇEK KIBLE

 

 

İnsanlar içinden bazı beyinsizler (süfehau): "Onları, yönelmekte oldukları kıbleden (yönden / odaktan = çoktanrıcılıktan) ne çevirdi?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ın, batı da. O, dilediğini DOĞRU YOLA kılavuzlar." (02/ 142) Bu ayette, inkarcıların arasından bazıları, Hz. Muhammet’e İslam’ı seçmiş kişilerin neden yönelmekte olduklarından (çoktanrıcılıktan) çevrildiğini soruyor ve Elçi’ye “Allah, dileyeni doğru yola kılavuzlar” demesi emrediliyor. Eğer yönelinen kıble, somut bir kıble olsa idi, ‘ümmî olan müşrikler içinden bazı kişiler’ yukarıdaki sözleri söyleyecekti; çünkü (geleneksel zihniyete göre) müşriklerin kıblesi putperest Arapların kama ‘insanlar içinden kimi beyinsizler’ anlatımı geçiyor.

İşte böyle! Biz sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, resul de sizin üstünüze tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir ümmet yaptık. Biz, üzerinde olduğunu kıble (yön / odak) haline getirdik ki resule uyanı, ökçesi üstüne gerisin geri dönenden ayıralım. Bu, Allah'ın kılavuzluk ettikleri dışındakilere gerçekten zor gelecektir. Ama Allah imanınızı işe yaramaz hâle getirmeyecektir. Şu da bir gerçek ki, Allah öncelikle insanlara karşı çok acıyıcı, çok merhametlidir. (2/ 143) Kıblesinden (politeizm) dönüp inanan kişilere Allah, daha sonra yeni bir kıble (İbrâhim’in inancını: Tektanrıcılığı) gösterip bununla onları sınava çekiyor. Dikkat ederseniz birçok çevirinin yaptığı gibi (bu arada Edip Yüksel ve Y. N. Öztürk’ün de yaptığı gibi) “eskiden üzerinde olduğunu kıble yaptık” ifadesi ayetin özgün metninde yoktur; çünkü anlatılmak istenen bu değildir.

Öz benliğini beyinsizliğe (sefihe) itenden başka kim, İbrahim'in milletinden yüz çevirir? Yemin olsun ki biz onu dünyada seçip yüceltmiştik. Ve o, âhirette de barış ve iyilik sevenlerden biri olacaktır elbette... (2/ 130)

02:144 Biz senin, yüzünün ha bire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye (yöne / odak noktasına) seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olsanız yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne döndürün. Kendilerine kitap verilenler, onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.(2/ 144)

Peygamberin gitmesi gereken odak noktası belirlendikten sonra Allah, onun için yeni bir kıble belirliyor: Mescidi Haram: Küfre sapanlar, Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Hem sürekli içinde kalan hem dışarıdan gelen TÜM İNSANLAR İÇİN OLUŞTURULAN Mescid-i Haram'dan da geri çeviriyorlar. Kim orada zulmederek haktan sapmak isterse, biz ona acıklı bir azabı tattıracağız.(22/ 25) Bu ifadeler soyut bir konunun somutlaştırılarak anlatılmasıdır ve edebî bir anlatım yöntemidir. Bu anlatım yöntemi Kuran’da sıkça kullanılır. Özellikle Cehennem betimlemeleri buna örnektir. Küçük bir örnek olarak “Güzellikler sergileyerek ve özü sözü bir ve doğru olarak İbrahim’in milletine (hanif = şirksiz yaşam biçimine) uyarak yüzünü Allah’a teslim edenden Daha güzel dinli kim olabilir? Allah İbrahim’i Halîl (dost) edinmişti.” (4/ 125) Peki, bu ayetten yüzümüzü Allah’ın eline vermeyi mi anlamalıyız? Allah’ın “Doğu da Batı’da Allah’ın demesine karşın, kıblede nereye dönüleceğini  Bu nedenle görünüşteki somutluğa aldanarak kıblenin bir bina olduğunu iddia etmek yersizdir.

            Üstteki ayet, aslında, ‘kıble’ kelimesine açıklık kazandırıyor: Yemin olsun, Ehli kitap'a sen her türlü mucizeyi getirsen de onlar senin kıblene (yönüne / odak noktana) uymazlar; sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman kesinlikle zalimlerden olursun. (2/ 145) Ayeti dikkatlice okursanız, Ehl-i Kitap’ın Son Nebi’nin kıblesine dönebilmesi için her türlü mûcizeyi bile getirmek işe yaramayacaktır. Bu anlatımın bugün anlaşılan kıble olan Kâbe ile ne ilgisi var? TEMEL SORUN, EHL-İ KİTAP’IN TANRI’YI BİRLEMEYİ VE HZ. MUHAMMED’İ HAK PEYGAMBER OLARAK KABULLENMEMESİ İKEN BURADA MUCİZENİN SON NEBİ’NİN KIBLESİNE DÖNMELERİ İÇİN OLABİLECEĞİ SONUCU ÇIKIYOR. )  Ayrıca bu ayetteki ‘onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar’ ifâdesi, kıble’nin ‘namaz kılınmak için yönelinen yön’ değil de, ‘inanışta bir odak nokta ve buna göre tavır koyuşlar’ olduğunu gösteriyor. Ne var ki, anlamamakta ısrar ediyorlar!

            Ehl-i Kitap’ın kıblesi, kendi yarattıkları Mûsevîlik ve Hıristiyanlıktır, muharref İslâm dîninde olanların kıblesi ise çoğunluğu oluşturan ehl-i sünnet Müslümanlığıdır (sahte bir sünneti kaynak sayan her fırka bu pisliğin  içindedir): Ey Ehli kitap! Dininizde aşırılığa gidip doymazlık etmeyin! Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin! Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın resulü ve kelimesidir. Onu, kendisinden bir ruhla beraber Meryem'e atmıştır. Artık Allah'a ve resullerine inanın. "Üçtür!" demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah Vâhid'dir, tek ve biricik ilahtır. Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır O. Yalnız O'nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Vekil olarak Allah yeter. (4/ 171) Yahudiler: "Uzeyr, Allah'ın oğludur." dediler; Hıristiyanlar da: "Mesih, Allah'ın oğludur." dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkar edenlerin sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da yüz geri çevriliyorlar! (9/ 30) Allah'ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah'tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O. (9/ 31)

            Burada, ehl-i sünnete getirilen eleştiriler, onların doğru yolda olduğunu ve onların bu güzel (!) ahlâkını bozmak için yapılan saldırılar, değildir. Tam tersine, ehl-i sünnet,  sünnetullâh’ı dışlayarak ahlâksızlığı ahlâk edinmiştir. Burada, ahlâk kelimesini, ‘yaratılışa uygun davranma’ anlamıyla anlıyoruz. Hz. Peygamber güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir ve doğru bir yol üzeredir. Bu ahlâk ve yol da, yalnızca Kuran’da belirtilen yönleriyledir. Ehl-i sünnet, iddia ediyor ki, sahabe tertemizdir, oysa Kuran, onların azı dışında gerçekten inanmadıklarını belirtir (…). Daha Hz. Osman döneminde fırkalaşmalar başlar. Eğer sahabe çoğunluk olarak tertemiz olsalar idi, Hz. Osman döneminde bu ayrılıkların önüne geçilebilirdi.

            Biz Türkler, İslâm dinini Fars ve Araplardan öğrendiğimiz biçimiyle kabullendik. Hattâ Osmanlı hâkanları ancak hilâfetten başka sığınacakları yer kalmayınca hilâfeti önemsemeye başladılar, yâni bu zamana dek  İslâm toplumlarının bir ümmet oluşturamadığı ortadaydı. Halil İbrâhim ise tek başına bir ümmetti. Bugün “atalarımız böyle anlamış, sen onlardan daha mı iyi anlayacaksın dîni” diye bildirilen gerçeklere karşı çıkıp doğrucuları azarlamaya yeltenenler Kuran’da atalar dînine uyulmaması ve kelle sayısına güvenilmemesi gerektiğine ne denli sık dikkat çekip inanıcıları uyardığı, beyinlerini ve düşünme yeteneklerini açık tutmaya, kendilerine bildirilenleri araştırıp sorgulamadan, hattâ elleştirmeden (;Hz. İbrâhim, atalarının putlarını eleştiriyordu çünkü) doğru olduğu sonucuna varmamalarını öğütlediğini çok çabuk unutuyorlar! Yazık, çok yazık! Hüve’l-Aliyyül-Kebîr!

            Ehl-i sünneti referansları üzerinde daha sık düşünmeye, sorgulamaya ve rivayetlere eleştirel bir gözle yaklaşmaları gerektiği gerçeğine çağırıyorum. Belki o zaman, Arap ve Farsların İslâm’ı nasıl kendi geleneklerine ve Câhiliye inanışlarına âlet ettiğini fark edersiniz!

 

 

 

Dipbilgi: Yoluma aydınlık olan İbrâhim Yılmaz’a en iyi dileklerimle!.. Bu yazı da kıble konusunda onun yazdığı yazının yeniden düzenlenmiş biçimidir.

12:07 - 30/4/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa


Tanım
Yüzyıllarca zihinlere yığılmış bir birikimden söz ediyorum. Öyle bir birikim ki, zamanla İslâm'ın kendisi gibi anlaşılmaya başlamıştır. Büyük İslâm Medeniyeti denir ya; oysa sanılanın tersine yeryüzünde bir İslâm uygarlığı yaşanmadı; çünkü Son Nebi'nin ölümünden az bir zaman sonra câhiliye hastalığı depreşmiş ve Son Nebi'nin en yakın arkadaşlarını baskı altına alarak mahvetmiştir. Hurâfeciler, Son Nebi'nin arkadaşlarına isnat ederek bugün hattâ İslâm'ın direği sayılan namaz da içinde olmak üzere yığınlarca
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kuran'daki Din (!)
Bir Edebiyatçı, Bir Türkçeci, Bir İslâmcı
Başka Bir Edebiyatçı ve İslâmcı
Dilimizi Sevenlerin Konağı
Türkçemizi Canlandırma Derneği
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu adına düzenlenen bir ağ kümesi
TÜRK DİL KURUMU
Gerçek İslâm
Kuran Okulu
İlginç Tartışmalar
Hanif Ulus
Vahiy Savunması
Kuran Nesli
İki Tür Haniflik
Kategoriler
Son Yazılar
- TÜRKLÜĞE YAKIŞAN BİR KIVANÇ: MİLLî EKONOMİ MODELİ
- HANGİ MEÂLE GÜVENMELİ?
- Sınama: NAMAZ'IN YERİNE 'SÖYLEV' YA DA 'BAĞLILIK
- GERÇEK KIBLE